Lorem ipsum dolor sit amet

Esra Çankaya

12 Nisan 2011 Salı

Anne ben Magger oldum!

http://www.themagger.com/Magger/Dergiler/theMetropolitan4.aspx#/page/61
    sayfa 60-61 ismin yanlış yazılsa da :)
Gönderen ess zaman: 01:53 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa
Kaydol: Kayıtlar (Atom)

Özümden

Fotoğrafım
ess
Profilimin tamamını görüntüle

Deneme birki

Parçalı bulutlu

gözlerimi açtığımda arkada bir fon müziği gibiydi hava durumu hakkında insanları bilgilendirmeyi vazife edinmiş adamın sesi. istanbul bugün parçalı bulutlu dedi uykuyla uyanıklık arasında kalmış zihin savaşıma. bilinçaltıma yerleştirdi. parçalı bulut, açık havayı gölgelemekti. en mutlu anım dediğin şişenin dibini gördüğün anda birden balkanlardan gelen soğuk havayla sarsılmandı. kar yağsa da olurdu beyaza çalardı heryer. ama parçalı bulutlu. bi görünüp bi kaybolan güneş, anlamsız biz naz sarhoşluğunda. ya gel sarıl ya da çek git dedirtircesine. uyandım, bilinçaltı kayıtlarıma kilit vurma zamanı gelmişti, unuttum söylediğini kelli felli adamın...


BEN

'iskelede inebilir miyim?'' gittikçe yavaşlayan kısılan sesim yabancılaşmıştı kendime. ağız dolusu söyleyemediklerim vardı. ağzım kapalı. dolan bir seyirde büyüyordu sözcüklerim. ama ağzım kapalı. biriken tümceler hücum ediyordu beynime. beynimdeki ses. benim sesim değilmiş gibi. ısrarla ısırıyorum dilimi. sanki konuşmassam bana yabancılaşan ben tekrar barışacak içimdeki sessizliğiyle. aradığım şey benden ziyade bir sessizlik. ama fakat hiç mi susmaz içindeki ses insanın.

'git. kendimden alıkoyma beni. derinlerimde yüz, benden uzak dur!'

kimsin sen? nereden geliyor bu ses?


İSTANBULU DİNLİYORUM

bir ses açtı gözlerini istemleri dışında. sanki gözkapakları ondan gizli bir plan kurmuş ve o planı uyguluyordu ondan habersiz. savaşacak hali yoktu ya. açtı gözlerini o da direnmedi. alışıktı bedeninin gizli oyunlarına ama dirençli değildi. istanbul'u dinledi gözleri kapalı orhan veli olup. ezan sesleri yankılanıyordu semalarında. sabah ezanı. en ürperteci seslerden biriydi bu orhan veli zamanlarına ait. istanbul'un sesleri bununla bitmezdi. işte üst kat komşusunun küçük çocuğu çoktan basmıştı sesi kafasına. dışarıda sabahın kör saatınde işe gitmek zorunda olan insanların ayak izleri yatağının başucunda. işe gitmek zorunda olanlardan biri de oydu. neydi bu tembellik şimdi. istanbul'un soğuk gününe uyanmayı sevmiyordu. işte hersabah duyduğu topuk sesi yankılanmaya başlamıştı odasının içinde. kafasını kaldırdı. camdan dışarı baktı. geçiyordu yine istanbul'un seslerine topuk sesleriyle vokal yapan kadın. kadın. gözlerinde garip bir hüzün. arka mahalleye özgü garip bir güzelliği vardı. topuk sesleri kapısına vursaydı bigün. içeriye girseydi hüzün, etrafa yayılsaydı. aktı geçti kadın kaldırımdan üzerindeki gözleri hissetmeden. akrep yelkovanı kovaladı istanbul güne uyandı. ilk vapur sesi yankılandı bu kez. denizi hayal ettirdi. gözlerini kapadı. şimdi bir sahil kasabasında olsaydı ya topuklu ayakkabıları eşliğinde. sıcak bir şehirde. yüzünü hiç görmediği insanlarla. tanıdık kimsenin olmadığı biryerde. insanlarla aynı şehirde yaşamak ne garip. birbirinden farklı bir çok insanı hergün görüyorsun. anlamsız bir tanınmışlık siniyor gözlerine. ama aslında hiçbir tanınmışlığın birleştiremediği. hergün aynı insanları görmek, aynı gözlere sırasıyla bakmak, aynı yöne gitmek, aynı hüznü paylaşmak, aynı şeyleri düşünmek ama tanımamak, bilmemek birbirini ne garip. tüm bunları düşündü yine. düşünce balonları herdaim çevresinde dolaşırdı. içleri farklı farklı binbir kelimeyle dolu. sabahları düşünce balonlarını üst kattaki kadının çocuğu dağıtırdı. tabi topuk seslerinden sonrakileri. giyindi. soğuk odasında giyinmeyi yine öğrendi. eskiden bir tercihi vardı şimdi ne bulursa geçiriyordu üzerine. zaten aynı insanları görmüyormuydu hergün. ne gerek vardı anlamsız bir özene. ayakkabılarını giydikten sonra hazırdı çıkmaya. odadan diğer odaya geçtiğinde havası değişti. pencereyi açık bıraktığını hatırladı. dışarıya adımını attığında bütün sesler kulağına melodi olarak geliyordu. dikkatle dinlerseniz hepsini tek tek ayırt edebileceğiniz cinsten. ve bu onun sabah oyunuydu. tek tek seslerin istanbul'un hangi karesine ait olduğunu düşünmek. uğultular içinde ilk önce fırıncıyı duydu. fırının içine taşınan çuvallar önce kamyondan indirilirken pat pat die efekt yapıyorlardı. araba sesleri. otobüsler daha hırıltılı hasta gibiler. çakmak sesi, günün ilk sigarasının dumanı istanbul'un atmosferine karışıyor. olta, açılın diye bir talimat verildikten sonra etrafa rastgelmesi umuduyla umutları tükenmişler denize fırlatıyorlar oltalarını. bir çocuğun gözlyaşının kaldırıma düşme sesi, güne mutlu uyananların kahkalarıyla birleşip tezatlığı yayıyor belleklere. taze simit çıtırtıları.

işte yine istanbul'u dinliyordu gözleri kapalılığına inat alabildiğince açık şimdi...


KIRMIZI

alından akan ter gözünden çelme yiyip yere düşüyordu. sıcak… nefes… lalalalala… kırmızı. bu akşamın baskın rengi kırmızıydı. küçüklüğünde bigüne gitmişti şimdi tavana asılı gözleri. işte babası tam karşısında. elinde büyükçe bir poşet. hediye mi o? sevincin bulutlu gökyüzü dağıldı güneş çıktı ortaya. günlerden bayrama yatcaz kalkcaz 1 kalmıştı. bayramlık kıyafetler miydi acaba poşettekiler. babsı geldiğinden beri gözlerini kendisinden büyük poştten ayırmıyordu. yanından geçerken çaktırmadan dokundu içindekileri hissetmeye çalıştı. babası poşeti eline alıp yanına çağırmıştı onu. bayramlıklarına kavuşmuştu yanaklarının kırmızılığında. kırmızı. prenses elbisesi, prenses ayakkabıları… kırmızı. şimdi yanağındaki renk. yada yanağında biryerlerde unutuğu renk. gözleri tavana asılı geçmişindeki anıları topluyordu anına. daha mutlu olmak için çalması gerekiyordu beklide birazda başka mutluluklardan. hala düşünebiliyordu. bedeni geçmişe ve gelmeyecek geleceğe teslim olmuşken aklından geçenleri yalnızca hayretle seyrediyordu. hiç düşünmemişti böyle olacağını. aklından kırmızı elbisesinin geçeceğini hiç düşünmemişti. pıt! bir ses duyuyor yere düşen: kırmızı. yine gidiyor belleğinde kayıtlı dosyaların birine. bu kez kırmızı güller. bidaha hiç atmayacak kalbini hızlandıran. şii sırdı bu kimseye sölemeyin sakın. birazdan duracak kalbin geçmişinden kareleri görüyorsunuz şimdilerde ekranda. çok duracağını zannetmişti zamanında. aşk acısından ölmez kimse dediklerinde duyabildiklerine şaşırmıştı sessizce. çünkü o anların hepsinde yaşadığına inanmıyordu…


KAN

dengesizlikler içinde tek ayaküzerinde durmak zorunda olan kız terliyordu. kocaman bir sahnenin ortasında ayakları yerden çoktan kesilmiş ama bir okadar dik duran bakışları başkasınındı sanki. bedenini teslim etmişti çoktan bilinmezliğe doğru. boşuna kürek çekiyordu ruhuna yetişmek üzere. orda tek ayak üzerinde dururken dimdik bakışlarıyla bi an için dokundu bedenine. nasıl bir histi bu. terliyordu. avuçlarında biriken su sel olup sahneden aşağı akmış, herkesi boğmuştu. beden karmaşası içinde kendisinin ait olduğunu düşündüğü tek bir et yumağını bulamıyordu. terliyordu. alnından gözlerine yuvarlanan su damlacığı kayıp giderken dudaklarına doğru, karadenizin dalgalı sularına bedenini bırakmış martı gibi hissetti kendini. ama martı kadar güzel ve beyaz değildi. siyahtı çoğu zaman ve güzel değildi ona ait olmayan beden karmaşası. organları ondan uzağa çekiştirirken derisini bi an bedeninin- yok yok onun bedeni değil, kiminse işte- patlayacığını tüm iç organlarının teriyle boğuşan insanların üzerine kan lekeleri çarpacağını düşündü. kanıda sevmezdi. hele içinde kan geçen isimleri. tek ayak üzerinde yükseldi bu kez, tuzlu suyuna ayak basmmamaya gayret ederek. kan. kırmızıda sevdiği renklerden olmamıştı ya, bundan mıydı acaba. kendine ait olmayan bedeninin kendine konumlandığı tek yer olan beyni arasıra devreye giriyor, kanı hatırlatıyordu. ''kan''! eksiği olan bir kelimeydi! ya ser verip sır vermemeli, ya furya koparmalı ya da öz be öz kan olmalıydı. nefreti boyunu aştı bi an için. aslında öfkesi ne kanaydı, ne kanayan yaralarına. bi tek kendine. bi tek avuçlarının terlemesine kendine inat. bi tek nefessiz kalmasına. kanayan özüne, kanayan kalbine!

dengesizliklerin boyunu aştığı anların birinde tek ayak üzerinde duruşu sona erdi. yere düştü. denge eksiyle artının uyumuydu, terazinin kefelerinin dolu olmasıydı. ve dengesizlik ayaklarını kaydırıyordu.

yarası kanadı, yere yığıldı, kan ve dengesizliği kavuştu. karşısında bedenini yırtıp kalbinin yapıştığı adamın bedeni duruyordu...


ACI

hani bi ses gelir dışarıdan nerden geldiğini anlayamassın, başını uzatırsın boynun uzar. çapraz komşunun kelli felli kocasından mı, sokak aralarında koşuşturan çocuklardan mı, içeriden mi diye anlamsız bi bakış atarsın salonla koridorun sevişme alanına.. anlayamassın sözünözü. anlaşılmaz bir bütün gibidir nerden geldiği belli olmayan ses..

bi kesik attım parmağıma, gittim dolaptan tuz buldum hani vardır ya turşuya koyarsın kalın kalın, en acıtanından.. bastım yaramın üzerine anlamsız. acısın diye. dişlersin ya kendini acısın diye, öyle. iğne olmaktan bile korkan ben deldim parmağımı tuzu bastım ve evet hissettim yaşadım o acıyı en derinimde. ama nerden geliyordu acı, parmağımdan mı? uzattım boynumu burnumu sokmamın yasak olduğu bedenime ademin meleğine uzatışı gibi. bulamadım, nerden geliyordu ses, sokaktan mı? nerden geliyordu acı benden mi yoksa kelli felli komşumdan mı?

Özümden

1987 yılının Anneler Günü’nde gözlerimi açmışım dünyaya. Ölüyormuşum tam “Durun!” demişim “Hayat güzel yaşicam ben!”. Tabii o sırada ağlıyormuşum, sağolsun doktor anlamış yaşatmış beni. Reklamcı olmaya ortaokulda karar verdim. Aslında tam reklamcılık değildi derdim. “Astronot olcam örtmenim!” cümlelerim törpülenerek ortaokul zamanında “Taam ozaman hız pilotu olcam”lara dönüştü ama baktım annem kalpten gidecek tek çocuğum ölecek diye yazmanın o garip büyüsüyle tanıştım, “Tamam” dedim “Anne sakin ol, uçucam ama ajanslarda!”. Kocaeli Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri bölümünü kazanıp “çıllldırıııırr kahhrederrriimmm hayatıımıı maaaahhvederiimm” modunda dolaşırken “ÇAP” diye birşeyle tanıştım. Dedim “ben çalışkan da bi kızım ne duruyorum?” “yarebbim subaneke” diyerek daldım derslere. Ortalamayı tavana vurdum, reklamcılığa da burnumu soktum. 4 yılda ikisini de bitirdim. 2. sınıfın yaz aylarında sevgili arkadaşlarım sahilde güneşlenmekle meşgulken Ogilvy koridorlarında buldum kendimi. İlk nefesimi orda aldım. İyice emin oldum benim hayatım ajans koridorlarında geçecek. 3. sınıfın yaz aylarına geldi sıra. Baktım bizim arkadaşlar yine sere serpe kumsallarda dedim ben bir şeyler daha yapayım, burnumu prodüksiyona soktum. Haylazz Production’la attım kendimi setlere. Reji asistanlığı yaptım. “Tamam bunu da gördük! Ama yazmaktan vazgeçemezsin kızım sen” dedim kendime. En güzel 4 yılımı iki solukta yaşadım, 2009’da bitirdim ve kendimi hayatın kollarına bıraktım. Yaklaşık 4 yıldır fiili ve çılgınca çalışıyorum. WBR İstanbul’da reklama gözlerimi açtım 1 yılımı tamamladım, katalog yazdım, reklam yazdım, ilan çıkardım, fotoğraf çektim, dergi çıkardım, geceleri kahve yapma görevini üstüme aldım, öğrendim. Kuartet’de de sürdürdüğüm 1 yıllık offline deneyimimi tamamladım, dijital dünyaya adımımı attım! Temmuz 2011'den beri Kollektif'in dijital dünyasında kaybolmakla meşgulüm!

Bunların dışında çağ gereği bilgisayardan anlıyorum tabii ki, fotoğraf çekiyorum ki en sevdiğim işlerden biri. Sadece reklam yazmıyorum, deneme yazıyorum, oyun oynuyorum, film izliyorum, İngilizce’de biliyorum.

Bunların dışında önemli bilgileri de aşağıda paylaşıyorum:

Mail adresim: es.cankaya@hotmail.com

Cep telefonum: (0555) 5614589


Esra Çankaya

İzleyiciler

Blog Arşivi

  • ►  2013 (4)
    • ►  Mayıs (2)
    • ►  Nisan (1)
    • ►  Şubat (1)
  • ►  2012 (6)
    • ►  Aralık (1)
    • ►  Ağustos (4)
    • ►  Mayıs (1)
  • ▼  2011 (23)
    • ►  Ağustos (1)
    • ►  Temmuz (1)
    • ►  Mayıs (1)
    • ▼  Nisan (1)
      • Anne ben Magger oldum!
    • ►  Mart (4)
    • ►  Ocak (15)
Harikalar Tic. teması. Blogger tarafından desteklenmektedir.